İskenderiye de

Şehir İskenderiye adını kurucusu sayılan Büyük İskenderden alır . Akdeniz kıyısında çağlar boyu şimdi olduğu gibi çok önemli bir liman kentidir . Dünyanın yedi harikasından biri İskenderiye de  fenerden  kalıntıları dahi yoktur ama burada idi . Şu an yerine yenisi yapılmış olan o çok meşhur kütüphane de burada imiş .

İskenderiye de olmak kime ne ifade eder bilmem ama biz hiç tahmin edemeyeceğimiz ilginç bir gün geçirdik. Bizim için İskenderiye demek faytoncu İbrahim demek . Artık biz birileri bu şehirden bahsederken gülümseyerek hatırlayacağız kendisini ve o günü …

Neden mi ????

Tren ile bir yolculuk yapmak bahanesi ile tren istasyonunu yerini bir gün önceden öğrenmiş saatleri not almıştık .

Tren istasyonu ; Ramses Meydanı’nda yer alıyor. Kahire’nin kalbinin attığı yer sayılır. Ülkenin her tarafına trenler kalkıyor. Eski bir bina burası . Ana kapıdan içeri girer girmez insan kalabalığı insanı şaşırtıyor. İçerden
İskenderiye, Luxor, Aswan gibi şehirler başta olmaz üzere her yere tren bulabilirsiniz. Burada kalıp gerçek Mısır yaşamını gözleme şansınız da  var.  Harika bir  mimarisi var ama nedense içerde fotograf çektirmiyorlar.

Sabah erkenden kalkmış trenin hareketine birkaç dakika kala yetişebilmiştik ve o cevap bizi bitirmişti . – No tıcket – nasıl yani ? – Çünkü trende yer yok bu yüzden bilet satmıyoruz . Duymak istemediğimiz bir cevap olduğu kesindi . İyi de öyle ortalıkta fazlaca insan yoktu herkes trene yerleşmişti demek. Tam o sırada adamın biri – trene binin bileti içerde alırsınız,  dedi . Peki hangi tren – işte şu peron  .

Haydi hepimiz koşuşturuyoruz o yöne doğru bu arada ayaklarımızdaki garip ağrı zorlamakta bizi . Trene tam girmek üzere iken trenin  hareket etmek üzere olan bir tren gibi görünmediğini fark ettik. Yine etraftan birileri – İskenderiye ye gidiyorsanız en baştaki perona gidin, – demez mi . Haydaa !!! Biz o perona koşmaya başladık . Elimizde bilet yok koşmaktan nefesimiz kesilmiş vaziyette bilet kontrolün yanına geldik .

-İskenderiye  treni bu mu ? Evet bu , peki biletiniz var mı ?

–  Hayır yok . O zaman binin , çabuk olun hatta tren kalkmak üzere ! dedi …

Yok daha neler bu şaka gibi falan derken tıpkı filmlerdeki gibi hepimiz ayrı vagonların kapısından hareket halindeki  trene bindik . Bizi asıl şaşırtan trenin neredeyse boş olmasıydı . İyi ama devletin bilet satış görevlisi bilet yok diyordu , adamın biri trenden alırsınız  diyor . Biz de kafa tamam durduğu anda  ampul çaktı,  farklı fiyata bilet almıştık.

Uzun ama uyuklayarak geçen tren yolculuğu boyunca ayaklarımızın ağrısı artıyordu . Anlamamız uzun sürmedi biz içine girdiğimiz piramit yüzünden böyle olmuştuk . Dayanmak zorundaydık sokaklarını gezerek tanıyacağımız başka bir şehre varmak üzere idik. Bu arada okuduğumuz rehber kitaptan aldığımız bilgiye göre tren yolunun trafiği yönü ters olmasının nedeni İngilizlerin nasılsa bir gün bizim olacak bu topraklar diye düşünüp kendilerine göre yapmış olmasıymış .. Ahh siz yokmusun siz ….

Sonunda geldik İskenderiye ye . Trenden inince taksilerin rengi değişmiş , biraz daha temiz yollar , trafik ışıkları , levhalar ile daha düzenli bir şehir görüntüsü karşılamıştı bizleri. Yürüyerek sahile kadar ulaşmıştık . Daha önceden ben İskenderiye ‘ye geldiğimden  biliyorum ,  şehir büyük ve ancak bir araç ile gezmek mümkün. Araçta tıpkı benim 5 yıl önce bindiğim gibi fayton olmalıydı , yani olursa güzel olurdu . Tam da yolda o bindiğim faytoncu amcayı anlatmıştım. Çok tatlı bir adamdı iyi niyetli falan filan . Bir anda önümüzde duran faytona ve sürücüsüne bakınca ne göreyim yine aynı adam . Sanki koca şehirde başka fayton yoktu. Çok sevinmiştim çünkü biliyordum ki çok güzel bir gün geçirecektik. Biner binmez tanışma safhasını geçince bize güzel güzel şehri anlatmaya başlamıştı. İki lafında bir angırsat ( ki bu olsa olsa understand demekti ) demesine alıştık . Hatta İbrahim amca İngilizcesi ile konuşmaya başladık . İlk başta bizi çok büyük bir camiye götürdü fotograf çekmek, isterseniz girin çok güzeldir demeyi unutmadan .

Sağda solda görülecek çok güzel renkli görüntüler vardı. Çocuklar bir anda faytonun etrafını sarıyorlardı. Cita del yani kale ye gidince daha çoğaldılar hepsi ne kadar da fotograflarının çekilmesinden hoşlanıyorlardı. Ne de olsa bayramdı çocuklar sevinçli olmayacak ta kim olacaktı ki ..

 

 

 

Acaba bu İbrahim amca bizim istediğimiz şeyi bulabilecekmiydi. Buna kuşkum yoktu o İskenderiye fatihiydi inanılmaz ama gerçekti . Tramvaya bir el ediyor tramvay duruyor, biz geçiyoruz sağdan soldan insanlar selam veriyor . Taksiler korna çalarak selamlıyorlar . Demek bu ibrahim İskenderiye de  bildindik birisiydi . Karar vermiştik tam sırasıydı , nihayet sorduk ayıp ettiniz tabii buluruz dedi . Bizi ömrümüzde yediğimiz en güzel balık- kalamar- karides- salata- yöresel mezelerden kurulmuş mükellef bir masanın başında oturttu. Buralarda adetler değişikti , tamam anladıkta ülkemizde çok çok pahalıya yenilen balığın bu kadar ucuz olmasına hayret ediyorduk. Yemek sonrası şişa da gelmişti . İşte İbrahim amca farkı buydu .. Hizmette sınır yok diyordu . Yemek güzel , sohpet güzel , üstüne kahve ve çay güzel , eee nargile de güzel çıkmıştı. Daha ne isteyebilirdik ki ….

Ordan çıkınca hava kararmış biraz da soğumuştu insanlar yine yollara dökülmüştü. Demek buralarda usul böyleydi gece olunca kendilerini sokağa atıveriyorlar hesapsızca ,keyifle geziyorlardı. Ya da bize öyle geliyordu.
Geldik İskenderiye kütüphanesinin önüne içine girenler girdi girmeyenler etrafta tur attı . Girenler gördüklerine inanamıştı çünkü çok ,çok büyüktü binlerce kitap vardı öğrenciler masalarda oturmuş sessizce kitap okuyordu . Kütüphanenin o bildiğimiz , okuduğumuz büyük İskenderiye kütüphanesi ile alakası olmadığını da eklemeliyim . O tamamen yanmış yerine yeni modern bina yapılmış ki bu da nerdeyse ona yakın bir eser olmuş deniyor .

büyük iskender büstü
İbrahim amca ve atı

Bir günün sonuna gelinmişti artık dönüş trenine yetişmeliydik . İbrahim amca tren garının önünde tek tek hepimize sarıldı. Telefonlarımızı aldı İstanbul a gider gitmez beni arayın diye tembihler etti ,yine gelin demeyi unutmadı … Arkasından öylece baktık .. Daha sonraları kendisini hiçbir zaman unutmayacağımızı bilerek ne mutlu bize diye iç geçirdik. Ondan bahsederken artık – adamın hası – diyecektik.

Kulakların daha çok çınlayacak İbrahim amca ….

 

Dönüş yolunda

Tren yolculuğu bu kez zor olacağa benziyordu artık tecrübelenmiş bilet almamıştık . Ama işler hiç de öyle olmadı tam tersine tıka basa doluydu . Çünkü atladığımız bir ayrıntı vardı Mısırda bugün bayramın son günüydü ve tren haliyle doluydu. Bulduğumuz boş yerlere oturma kararı aldık ama her oturduğumuz yerden kaldırılıyorduk. Vagonlar arasında geze geze bir vagonda nihayet farklı yerlerde boş koltuklara attık kendimizi. O esnada ,ikiz kardeşler ile tanıştık sağ olsunlar yardımcı oldular . Muhabbet tanışma faslını geçmiş inince buluşmak, eğlenmeye gitmek konusuna kadar gelmişti. Bir an baktım ki her birimizin yanında bir Mısır lı çat pat bir şeyler konuşuyoruz bütün kompartıman bizleri dinliyor gülüşüyor . Mısırlı yolcular içinde keyifli olduğu kesindi . Ne güzel bir gün diye kendi kendime düşündüğümü hatırlıyorum …

Hep dönüş yolu uzun gelir bana yine öyle olmuştu ama neşe içinde geçmişti.. Şehri şöyle bir gezeceğiz şu saatte araşırız diyerek ikizlerden ayrıldık . Hepimiz aynı fikirdeydik ; güzel insanlar günü güzel yapmıştı.Kahire ye geldiğimizde artık hava da kararmıştı .

Gece ve Kahire = karışıklık .

Nil üstündeki adaya geçmiştik. Bu ada Kahire in diğer yüzüydü Zamalek !  Evler , evlerin önüne parketmiş arabalar , parklar , kaldırımların temizliği şaşırtıcıydı. Ama yürümemiz artık imkansızlaşmış kaldırımdan bile inerken inler hale gelmiştik bu sadece birkaç merdiven ,indik diye olmuş olamazdı . Düpedüz piramitin lanetiydi demeye ve  kendi halimize gülmeye başlamıştık . Bu acılar içinde ikizleri bekliyorduk 15 dk – yarım saat- 1 saat derken geldiler ama tek taksi sığmıyordu . İki araba ile hareket ettik ama nedense buluşamadık çok da önemli değildi gün bizi yormuş geç bir saat olmuştu. Onlarda biz de üzgün ve birazda mahçup ikizlere de veda ettik otelin yolunu tuttuk . Ve otel girişindeki İstanbul dönüş saatinin erkene alınması olayı iyice yorulmuş olan bizlerin sinirlerinin gerilmesine de neden olmuştu. Ama yapacak bir şey yoktu hem dinlenip hem günün özetini geçeceğimiz keyif dakikalarımızdı şimdi tadını çıkarmalıydık . Ne de olsa son gecemizdi….

Bitmedi … Yıllar sonra Galatasaray avrupa şampiyonu olmuş Yurtta bir sevinç var . Telefonum çaldı ,açtım konuşmasını zar zor anladığım biri . Ben Omar , Kahire ‘den hatırladın mı , dedi. Aaa evet hatırladım , dedim. Galatasaray’ın galibiyetini Kahire sokaklarında biz de kutluyoruz , korna seslerini duymak ister misin , dedi .

Korna seslerini dinlerken bir yandan ağlıyordum …

Yazımı arkadaşlarınızla paylaşmak isterseniz

2 Comments

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir