Drina Köprüsü

Visegrad ; Bosna Hersek içindeki Sırp Cumhuriyeti sınırlarında yer alan kasaba, köprü ve bir roman sayesinde tanınır olmuştur.
Eskiden kervanlar yaklaştığında tepe onların kasabayı görmesini engellermiş. Kasabanın ismi olan Vişegrad buradan gelir. ‘Vişe’ art, arka gibi anlamlarda kullanılır, Vişegrad da ‘tepenin ardındaki kasaba’ demektir.”
Bu kasabada da Sokullu Mehmet Paşa nın Mimar Sinan a yaptırdığı yazımızın konusu olan bir köprü vardır. Adı Osmanlı tarihinde Sokullu Mehmet Paşa köprüsü , yörenin dilinde Sokoloviç Most olarak geçse de Ivo Andriç in romanı sayesinde artık Drina Köprüsü olarak bilinmektedir. Köprünün mimari estetiği ve detayları ne kadar tartışılmazsa kitabı da büyük bir eser yapan Osmanlı ,Bosna,Sırp tüm halkın meselelerini okuyucuya unutturabilmesindedir.
Keyifli okumalar dilerim …

 

orda nokta gibi görünenler bizleriz 🙂 Ayten ,Nermin,Türkan,Mihriban,Ezgi ve ben Şükran 🙂

Balkanlar’ın ortasında soğuk bir aralık günü birkaç arkadaş kiraladığımız araçla kar kaplı , virajlı dağların yamaçlarında yol alıyorduk. Amacımız Visegrad’a gidip Sokullu’nun doğduğu topraklara hediye ettiği muhteşem köprüyü görmekti .Bu köprü yüzyıllardır Drina Nehri’nin iki yakasını birleştirmekle kalmamış , Boşnaklarla Sırpları birbirine bağlarken kimi zaman acılı , kimi zaman neşeli günlere tanıklık etmişti. Nobel ödüllü Ivo Andriç in kardeşçe yaşamanın simgesi saydığı köprüye adadığı muhteşem romanını okuduktan sonra gitmek istememiz çok doğaldı.

Kasabayı ikiye bölen Drina Nehri’nin yeşil köpüklü sularını üstünde geride kalmış koca tarihin yaşayan tek kahramanı olan Drina Köprüsü işte karşımızdaydı .Biraz mağrur aynı zamanda çok heybetli görünüyordu .Sanki köprüye adımımızı attığımızda beyaz taşların çatlaklarından fısıltıları duymaya başlamıştık. Drina Köprüsü, Ivo Andric sayesinde bizi yüzyıllar öncesine götürüyordu.

 

sofada oturmanın keyfi

Köprünün tam ortasında Vişegradlıların “kapiya” dedikleri yer bulunur. Köprünün bu kısmı seyir alanı görevi gören iki terastan oluşur.Tarihi ile ilgili bir kitabenin bulunduğu yüksekçe bir duvar karşısında ise halkın “sofa” dediği küçük bir oturma alanı vardır.

İşte kitapta anlatıldığı köprünün ortası, Vişegradlıların buluşma yeriydik. Savaş zamanlarında nöbetçiler dikilir, halka ibret olsun diye suçlular cezalandırılır ve günlerce bekletilirmiş. Sıkıntılı günlerin dışında bü

Kapiya

tün ahali buluşup devlet meselelerinden, siyasetten konuşur, eski hikâyeler anlatılır, akşamları ise kaçamak yapan âşıklar burada bir araya gelirmiş.Önceleri kapiyada bir çeşme ve hemen yanında kahve ocağı bile varmış. Çocukların ilk gezintileri, oyunları köprüde başlar, bazen sofada oturan yaşlıların anlattığı hikâyeleri dinlerlermiş.

Şimdi de biz ordaydık ; köprünün ortasındaki geniş kemerde hapsedilerek kurban edilen Arap; köprünün yapımına karşı çıkan su perisini engellemek için köprüye gömülen Stoya ve Ostoya adında kız ve erkek kardeşler; onları her gün emzirmeye gelen annelerinin hikayesi …

  • Köprüye yaslanmış yeşil Drina ‘ya bakarken gözlerimin önüne kitapta adı geçen iriyarı salcı Yamak ve beraberinde taşıdığı Balkan köylüleri geliyordu. Suların yükseldiği karşıdan karşıya geçmenin imkansız olduğu günler olurmuş.Belki Sokoloviç köyünden annesinden koparılıp götürülen o çocuk o salın üstünden geçerken köprünün hayalini kurmuştu , kimbilir ?
    Bunun için yılların geçmesi sarayın gelmiş geçmiş en meşhur ve başarılı sadrazamı olmasını beklemek gerekecekti. Sokollu Mehmet Paşa köprüyü Mimar Sinan’a yaptırmış. 4 yılda tamamlanan köprü bölgenin seyrini de değiştirmiş. Balkanlar’ın ortasında yeni bir güzergâh oluşmuş . Sessiz ve sakin, dünyadan uzak bir kasaba olan Vişegrad’ın kaderi değişmiş. Roman köprüsüz sessiz kasabaya gelen ilk ekip ve başındaki sert adam Abid ağayla başlar . “Yapılamaz , yok sözlerini tanımam , kan dökmekten çekinmem “der Abid ağa . Kasabalı şaşkın ve korkuludur. Kasabaya para girer ama o ölçüde hayat pahalı olmaya başlar. Yoldan geçenler bile çalışmaya zorlanır. Gel zaman git zaman Abid ağanın yaptıkları Sadrazam ın kulağına gider yerine başka usta gelir. Günler gelip geçer köprü nihayet biter , şölenle kutlanır .
  • 11 gözlü köprü

    Mücevher gibi parıldayan köprünün hikayesi kitapta Osmanlı yönetimindeki Balkanlarda yaşayan değişik milletlerin hikayeleri etrafında gelişir. Gel zaman git zaman yazlar,kışlar geçer nesiller değişir . Çok şey değişir , değişmeyen ise kapıyadaki akşam buluşmalarıdır .
    Öyle çok olaya şahit olmuştur ve kitap o kadar güzel anlatır ki okudukça okuyasınız gelir. Bizde tıpkı yüzyıllardır Visegradlıların yaptığı gibi Kapiya da iken eskilere Velikug ile Nezuka köyleri arasında bir düğüne gittik .Genç gelin Fato nun atını taş korkuluğa sürüşü ve bütün kasabalının gözü önünde intihar edişini düşündük, hüzünlendik. Kumarcı Milan’ ın altın lirasının  Kapiya da bulunan ve sıkıştığı yerden cumartesi günü çıkarıldığı için uğursuzluk getirmesine güldük.
    Dedim ya karlı bir aralık gününde gitmiştik tabii ki Tekgöz ün bir iddia uğruna yürüdüğü buz kaplı parmaklıklara dokuncak ve hatta üşüsekte bizde deneyecektik. ( itiraf vakti , yürüyemedik sadece oturmakla yetindik )

Köprü Drina’nın üzerinde Bosna’yı Sırbistan’a, oradan da Osmanlı İmparatorluğu’nun öteki bölgelerine bağlayan çok önemli bir yol haline gelmiş. Kasabanın büyüyüp gelişmesini sağlamış, önemli olayların geçtiği, tarihi dönüm noktalarının yaşandığı bir yer olmuş. Yapıldığı günden bugüne Vişegrad, Sırbistan isyanlarına, kolera salgınlarına,  Avusturyalılar tarafından işgaline, demiryollarının yapımıyla değişime, Balkan Savaşları’na, 1914  Avusturya veliahtı Ferdinand’ın Sırp bir genç tarafından öldürülmesi sonucu yaşanan karmaşaya, Avusturya-Sırbistan savaşına tanık olmuştu.En son şahit olduğu savaş ise, 20 yıl öncesindeki katliamlara şahit olan savaştır.

Eskiden Taşhan’ın bulunduğu meydandan başlayıp Çar Caddesi’nden geçip eski Yahudi Mahallesi’ni arkanıza alınca Bikavac denilen bir tepe vardır . Malum kar kış biz çıkamadık ama tepeden neredeyse bütün Vişegrad görülebiliyormuş. Kasabanın merkezi, iki yakayı birleştiren Drina Köprüsü, Avusturyalıların yaptırdığı ve artık kullanılmayan Vişegrad Tren Garı . Kısaca romanda anlatılan bütün hikayeleri yerinde görebilirsiniz.
Romanda okuduğumuz kadarıyla Vişegradlıların keyfine düşkün, kaygısız ve eli açık olduklarını hatırlıyorduk . Hatta İvo Andriç onlar için “Havasından ve suyundan, çocuklar bile elleri açık, parmakları aralık doğar” tabirini kullanmıştı. İyi kötü birçok olaya tanıklık etselerde bir süre mutsuzluğu hatırlamak istemediklerini yazmıştı. Acaba halen bu devam ediyormuydu ? Söylenilene göre kasabada kim yaşarsa yaşasın gerçekten havasından mı suyundan mı keyfine düşkün, gamsız bir kişiliğe sahip olurmuş .

Nihayet kitap doğduğu yere benimle gelmişti

Bunu öğrenmem için aradan birkaç yıl geçmesi ve yine bu kez bir temmuz günü 2.kez yolumun Visegrad’a düşmesi gerekiyordu. Bu kez tam tersi istikametten Saraybosna yönünden şehre ulaşmış otobüs şöforüne cuprija – çupriya yani köprü – de inicez demiştik. Bu bile yüzümüzü güldürmüştü .

Köprü bizim gelmemizi bekler gibiydi ya da biz kasabadaki tek tanıdığımız ,yakınımız o olduğu için hasretle onu izlemeye başlamıştık .

Karşıya geçip turist danışmaya gidince güleryüzüyle bizi karşılayan ilk Visegrad lıya merhaba dedik . Biraz dinlenip soracaklarımızı sorduk ve tabii ki wifi şifreniz nedir acaba dedik . Adam yine gülümseyerek “1571pasa” dedi. Köprünün yapılış tarihini şifre olarak belirlediklerini duyduğumuzda gülümsedik .İşte o an köprünün halen Visegrad lılar için ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anladık. Çantalarımızı onlara emanet olarak bırakıp hemen köprünün başındaki lokantada oturduk .

kafeden köprü

Oturduğumuz yerden yemyeşil sular üzerindeki köprüyü izlerken mekanda çalan müzik yüzyılların hiç birşeyi değiştirmediğini yine hatırlattı . Romanda geçtiğimiz yüzyılın başlarında, 20’li yaşlardayken Vişegrad’a gelen ve kasabadaki ilk oteli açıp işleten bütün kasaba erkeklerini kendine hayran bırakan, kadınları kıskançlıktan çatlatan Lotikanın otelinden bahsedilir .Lotika’nın işlettiği otel bir zamanlar kasabanın merkezinde ve Drina Köprüsü’nün hemen dibinde yer alıyordu.Tıpkı Lotika nın otelinden gelen müzik sesleri eşliğinde köprüye bakıyorduk .
1900’lü yıllarda savaşların başlamasıyla dünyaya dair haberler köprüye asılırmış . Her duyuruda okuma yazma bilmeyen yaşlıların çocukları yanlarına alıp kapiyadaki yazılanları okumasını istermiş . Ne tuhaf ! Balkan Savaşları başlamış, Sırplar bu savaşlardan galip çıkmış.Sonra çizilen yeni sınırlar … Tito nun Yugoslavyası … Değişen rejimin ardından yine hortlayan savaş ve Visegrad da yaşayan Sırp ve Boşnakların kayıpları ..

çok sıcak olsada o dik merdivenler çıkılacak ve bu manzarayı izlenecekti 🙂

Romanda Andric in dediği gibi ” Dünyanın bir tarafında bir yerde , bir piyango çekiliyor,savaş yapılıyor ve hepimizin alınyazısı da böylece uzaklarda belirleniyordu ”

yazarın ta kendisi – alıntıdır-

Uzun tarihi boyunca çok defalar zarar görmüştü; 2007 yılında UNESCO Kültür Mirası listesine eklenen köprünün son restorasyonu Türkiye ve Bosna Hersek devleti işbirliğinde oldu. En büyük zararı da Avusturya askerleri, Sırbistan savaşında mağlup olup kasabayı terk ederken köprünün orta kısmını dinamitle patlatarak vermişti. Hatta roman, koca köprünün ortadan ikiye ayrılmasına tanık olup kalbi dayanamayan Ali Hoca Mütevelli’nin “…ziyanı yok, belki burada yıkılır ama umarım bir başka yerde bir başkası yapılır” sözleriyle son bulmuştu.

 

Hümanist bir yazar olan Andriç, Drina Köprüsü romanında, kışkırtmalar ve siyasi rantlar olmadıkça bölge insanının barış ve dostluk içerisinde nasıl iç içe yaşayabildiğini geçmişten örnekler vererek anlatmıştı. Avusturya Macaristan geldiğinde tedirgin olan Molla İbrahim , Müderris Hüseyin’i teskin eden dostları Rahip Nikola ve Haham David i andık . Kapija da nöbet tutan asker Fedun un trajik aşk hikayesiyle hüzünlendik . ( Kitapta en etkilendiğim hikayedir ) Lotika nın otelinde konaklayan, sarhoş olup eğlenenden tutun hararetli sosyolizm, kominizm tartışmaları yapan gençlere kadar hepsinin birbirinden bir farkı yoktu. Hepsi bir bir aklımızdan geçerken bir yandan da gülümseyen yüzüyle turist ofisindeki görevli geldi aklıma…
İşte bizde tıpkı onlar gibiydik .Sadece köprüden geçen , geçmeye devam edecek insanlardık …

Köprü mü ? 
Yine yazarın sözleriyle analım ” Kasaba halkı için o sonsuz olarak değişmeyen bir şeydi.Tıpkı üzerinde yürüdükleri toprak …ve başlarının üstünde uzanan gökyüzü gibi …”

 

 

 

 

 

Visegrad ın Andric i Andric in Visegrad ı

okulu

Şehirde Andric  in okulunu gezmek mümkün. Hatta okuduğu sınıf , sıralar tahta görülebilir . Duvarlarda sözleri , resimleri ile her an karşınıza çıkabilir. Magnetlerde , tebrik kartlarında ,sokak isimlerinde , okul isimlderinde yer aldığı gibi şimdilerde şehirde bir de nurtopu Andricgrad da kuruldu .Detayları bir başka yazının konusu olsun:)

yaşadığı ev ,sadece dışardan görülebiliyor

 

 

 

Andric der ki …
okuduğu sınıf

“hümanist Yugoslav yazar” 1961 yılında nobel edebiyat ödülünü almaya hak kazanmıştır. 

Bu yazımı okuyanların kitabı da okumalarını çok isterim .Kİtabın çevirmeninin dediği gibi ;  “Drina Köprüsü” romanının  bir yandan dört yüz küsur yıl kader birliği ettiğimiz Bosna’yı ve Bosnalıları,  Yugoslavya’nın en büyük yazarlarından biri olan İvo Andric’i tanımamıza yardım ederse, ne mutlu!”

 

 

 

Not : Köprü ve civarında yaşananları açıkcası  Andric ten sonra kimsenin  kaleme almak istemeyeceğini düşünmekteyim. Çünkü  tarihe  utanç, soykırım ,katliam  kelimeleri ile geçen bu savaşta binlerce  Visegrad lı Boşnak öldürülerek Drina ya atılmıştır. Maalesef ki yine bedenleri Drina da yapılan bir baraj inşaatı esnasında tesadüfen bulunmuştur. Bugün kimlikleri tespit edilenler Srebrenitsa daki Potoçari mezarlığındadır.

Ölüp giden insanlara ve onların acılı  yakınlarına saygılarımla …

6 Comments

  1. Çok güzel olmuş, biraz hüzün dolu, biraz mutluluk uyandıran bir yazı elinize sağlık…

  2. Kitaptaki hikayeleriyle beraber köprüyü anlatisiniz çok aydınlatıcı olmuş. Ne mutlu size ki bir hayalinizi gerceklestirmissiniz. Bunu da detaylarıyla, etkileyici bir tarzla anlatmanız çok güzel olmuş. Benim de gidip görmeyi çok arzuladigim bir yer. Aile büyüklerinin anlattığına göre kitapta geçen Şemsi Brankovic büyük büyük dedem oluyor. Bir gün gidip o taşlara belki atalarimin dokunduğu yerlere dokunmak, eğer hala yaşıyorlarsa belki de uzak akrabalarimi bulmak ölmeden yapmak istediğim şeylerden biri.

    1. öncelikle beğenmenize çok sevindim . Umarım bir gün gidersiniz ve akrabaalrınızı bulursunuz .Ama emin olun ki Bosna da kime eski akrabalarımı arıyorum deseniz bizde sizin akrabanız sayılırız der ve kapılarını açarlar . Bir hatırlatma da yapmak isterim ; bu yıl yaptığım Marşmira -srebrenitsa yürüyüşünü de anlatacağım yakında o yüzden arzu ederseniz siteme abone olun ki size email ile yazı yayınlanınca haber gelsin . Beki marşmira sebep olur gidersiniz belli mi olur 🙂 sevgi ile kalınız …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir